Hey erkekler, üstümüzdeki baskıyı neden konuşmuyoruz?
41 yaşındayım ve arkadaşlarımın kararlarına orta yaş krizi diye gülüyorduk. Sonra bu krizin altmış yıllık bir pazarlama ürünü olduğunu öğrendim. Uzayan ömür, yazılmamış kurallar ve "bu kadar daha hayatım var" sorusu üzerine kişisel bir yazı.

41 yaşındayım. Yakın arkadaşlarımın çoğu da aşağı yukarı aynı yaşta ve son bir iki yıldır aramızda garip bir şey oluyor. Biri birden koşmaya başladı, biri motosiklet aldı, biri on beş yıllık işini bırakıp "kendi işimi kuracağım" dedi, biri de sessizleşti. Gruptaki mesajlara eskisi gibi cevap vermiyor, buluşmalara gelmiyor.
Bir araya geldiğimizde bunların hiçbirini konuşmuyoruz. Konuşsak da şaka olarak konuşuyoruz. Motosikleti alan arkadaşa "orta yaş krizi başladı, sırada spor araba var" diyoruz, gülüyoruz, konu kapanıyor. Sessizleşen arkadaşa ise hiçbir şey demiyoruz.
Ben de aynı şakayı yapan taraftaydım. Ta ki kendi kendime şunu fark edene kadar: Kırkıma geldim ve zihnimde bir liste var. Şu yaşta şurada olmalıydım, şunu yapmış olmalıydım, şu kadar birikimim olmalıydı. O listeyi kim yazdı, hiç sormamıştım. Sadece geride kalıp kalmadığımı kontrol ediyordum.
Orta yaş krizi bir pazarlama ürünüymüş
Geçen hafta Royal Society'nin bir dersine denk geldim. Tarihçi Mark Jackson orta yaş krizinin nereden geldiğini anlatıyor ve itiraf edeyim, izlerken epey şaşırdım.
"Orta yaş krizi" terimi 1965'te bir psikanalistin makalesinden çıkmış ve baştan sona erkekler için yazılmış. 35 ile 45 arasındaki adam hayatının tepesine varıyor, önünde sadece iniş görüyor, buna dayanamayıp gençliğini kanıtlamaya çalışıyor. Spor araba, genç sevgili, birden başlayan spor. Bugün şakasını yaptığımız klişe altmış yıllık bir tarif yani.
Beni asıl şaşırtan "hayat 40'ta başlar" sözünün hikayesi oldu. Söz 1917'de bir Amerikalı beden eğitimi öğretmeninden çıkmış, savaş zamanı kadınlar çalışsın diye. Sonra 1932'de bir gazeteci bunu kişisel gelişim kitabına çevirmiş ve kitap Büyük Buhran'ın ortasında çok satmış. Kitabın mesajı bugünkülerden farksız: Daha az çalış, daha çok keyif al, kendine yatırım yap, hayatını yeniden kur. Yani orta yaşta "kendini yeniden keşfet" fikri, ekonomik bunalım döneminde insanlara umut ve tüketim satmak için paketlenmiş bir ürün. Ben bunu hep doğal, içimizden gelen bir dürtü sanıyordum.
Jackson'ın asıl tezi de bu zaten. Kriz dediğimiz şeyin sosyolojik bir tabanı var. 20. yüzyılın ortasında herkese aynı hayat takvimi giydirilmiş: Yirmili yaşlarda evlen, hemen çocuk yap, işe gir, emekliliğe kadar aynı yolda yürü. Erkeğin hayatı işe giriş tarihiyle emeklilik tarihi arasına sıkıştırılınca ortaya "şu yaşta şurada olmalısın" diyen bir cetvel çıkıyor ve herkes kendini o cetvelle ölçmeye başlıyor. "Komşulara yetişmek" deyimi bile o yıllarda yaygınlaşmış.
Yazılmamış kurallar
Dersi izledikten sonra kendi listeme bir daha baktım ve üstünde 1950'lerden kalma bir el yazısı gördüm sanki. Hayatımız kimsenin yazmadığı ama herkesin bildiği kurallardan geçiyor. Şu yaşta ev, şu yaşta şu pozisyon, şu yaşta şu araba. Kimse bize bu kuralları öğretmedi, ama uymazsan mutsuz olacağın bir sistemin parçası olduğunu bir şekilde biliyorsun. Uyamayınca da suçu sistemde aramıyorsun, kendinde arıyorsun.
Bunun bir de yeni bir katmanı var ve bana kalırsa en ilginç kısım bu.
Jackson'ın anlattığına göre 20. yüzyılın başında doğan biri 40'ına, bilemedin 60'ına kadar yaşamayı bekliyormuş. 1950'lerde bu 70'lere 80'lere çıkmış. Bugün bizim kuşak için 80'ler 90'lar konuşuluyor. Yani eskiden hayat 40'ında biterken şimdi 40 tam olarak ortası. Önünde bir o kadar daha hayat var.
Bu tek başına her şeyi değiştiriyor. Yirmi beşinde verdiğin kararlar altmış yıl sürecek kararlar haline geliyor. Birlikte olduğun insan bile eskisinden çok daha fazla sorgulanır oluyor, çünkü "ömür boyu" artık gerçekten çok uzun bir süre. Jackson'ın aktardığı bir detay var, 1949'da antropolog Margaret Mead bunu görüp hayatın iki hatta üç aşamada yaşanması gerekebileceğini yazmış. Gençlik tutkusu için bir ilişki, ebeveynlik için bir ilişki, yaşlılıkta arkadaşlık için bir ilişki. Yetmiş beş yıl önce söylenmiş ve bugün hala ürkütücü geliyor, ama yalan da diyemiyorum.
"Bu kadar daha hayatım var"
İşte sanırım arkadaşlarımda gördüğüm şey bu. 40'ına gelmiş biri bir sabah uyanıp önünde kırk elli yıl daha olduğunu fark ediyor ve "bu kadar daha hayatım var, neden kendime dönmüyorum ki?" diyor. Sonra da o yaşa kadar aklından bile geçirmediği kararlar verip uyguluyor. Yeni bir iş, yeni bir spor, yeni bir şehir, bazen yeni bir hayat.
Dışarıdan bakınca bu "kriz" gibi görünüyor. Ama belki de tam tersi. Belki ilk defa cetveli bırakıp kendi listesini yazmaya başlıyor. Motosiklet alan arkadaşım belki kırk yıldır ilk defa sadece kendisi için bir şey yaptı. İşini bırakan arkadaşım belki önündeki kırk yılı aynı masada geçirmek istemediğini fark etti. Ben bunları "kriz" diye şakaya çevirdikçe aslında onların en cesur anlarını küçültüyormuşum.
Sessizleşen arkadaşımı ise hala çözemedim. Belki o da aynı hesabı yaptı ve henüz ne yapacağını bilmiyor. En zor kısım da o zaten, listeyi bırakmak kolay, yerine ne yazacağını bulmak zor.
Bir farkımız var ama. 1950'lerin erkeğinin bunları konuşacak dili yoktu, bizim var ve yine de konuşmuyoruz. "Orta yaş krizi" deyince akla o altmış yıllık klişe geliyor ve kimse o klişenin adamı olmak istemiyor. O yüzden koşuya başlayan "form tutuyorum" diyor, işini bırakan "fırsat çıktı" diyor. Hiçbiri "40'ıma geldim, önümde bir o kadar daha var ve bunu nasıl geçireceğimi düşünüyorum" demiyor. Ben de demiyordum.
Bu yazıyı biraz da bunun için yazdım. Bir dahaki buluşmada motosiklet şakası yapmadan önce sessizleşen arkadaşa "sen nasılsın, gerçekten?" diye soracağım. Sen de 35 ile 45 arasındaysan ve bir şeyler yerine oturmuyor gibi geliyorsa, bunun bir arıza olmadığını, önündeki kırk yılı nasıl geçireceğine dair gayet makul bir soru olduğunu bil. Ve birine anlat. Ne çıkacağını merak ediyorum, belki bir sonraki yazıda anlatırım :)