Neden Bazı İnsanlar Daha Başarılı Olur?
Şans mı, zeka mı, çevre mi? Richard Hamming'in Bell Laboratuvarları'ndaki 30 yılından süzülen cevap: Doğru problemler, açık kapılar ve her gün eklenen yüzde 10.

Richard Hamming 1945'te Los Alamos'a geldiğinde kendini bir anda Feynman, Fermi, Teller ve Oppenheimer'la aynı koridorlarda bulmuş. Görevi başkalarının kurduğu hesap makinelerini çalıştırmakmış; kendi deyimiyle bir figüranmış orada. Sonra içinde bir şey kıpırdamış: "Fiziksel olarak aynıydık ama onlar farklıydı. Açık söyleyeyim, kıskanıyordum." O kıskançlıktan bir soru doğmuş ve Hamming o sorunun peşini kırk yıl bırakmamış: Yapanlarla, yapabilecekken yapamayanlar arasındaki fark ne?
Bu soruyu ben de çok seviyorum. Daha önce ayrıcalıklı avantaj yazımda cevabı elimizdeki avantajlarda aramıştık. Hamming ise 1986'da verdiği "You and Your Research" konuşmasında cevabı çalışma tarzında buluyor ve bunu Bell Laboratuvarları'ndaki 30 yılın gözlemleriyle, isim isim, hikaye hikaye anlatıyor. Konuşmanın tam metnini okudum; bana en çok dokunan yerleri kendi süzgecimden geçirip aktaracağım. Umarım sen de sonunda benim gibi "dur bir dakika, ben neyin üzerinde çalışıyorum?" diye düşünürsün :)
Şans mı, Hazırlıklı Zihin mi?
Hamming en sık duyduğu itirazla başlıyor: "Büyük bilim şans işidir." Peki öyleyse Einstein neden bir kere sallayıp tutturmadı da üst üste isabet ettirdi? Shannon bilgi teorisinden önce de arka arkaya iyi işler çıkarmıştı. Şans hep aynı insanları mı buluyor? Hamming burada Pasteur'ün meşhur sözüne yaslanıyor: "Şans, hazırlıklı zihinden yanadır." Kendi yorumu da şöyle: Hangi işi yapacağın şans olabilir; bir şey yapacak olman şans sayılmaz.
Bunu kendi hayatından da biliyor. Bell'e girdiğinde bir süre Shannon'la aynı ofisi paylaşmış; Shannon bilgi teorisini kurarken Hamming kodlama teorisini kuruyormuş. Aynı oda, aynı dönem, iki çığır açıcı iş. Havada bir şeyler vardı, orası doğru; ama o havayı soluyup işe çeviren de iki hazırlıklı zihindi. Einstein'ın hikayesi de aynı kapıya çıkıyor. Daha 12-14 yaşındayken kendine sormuş: Işık hızında gidersem bir ışık dalgası nasıl görünür? Elektromanyetik teoriyle çelişkiyi o yaşta yakalamış. Görelilik bir sabah gökten inmedi yani; zihin o soruya on yıllarca hazırlandı. Newton da benzerini söylemiş zaten: "Başkaları da benim kadar yoğun düşünseydi, benzer sonuçlara ulaşırlardı."
Zeki Olmak Yetiyor mu?
Hamming dinleyicilerine, bu salondakilerin çoğunun zekası birinci sınıf iş için fazlasıyla yeter, diyor. Eksik başka yerde.
En sevdiğim anekdot Bill Pfann'ınki. Pfann bir gün Hamming'in ofisine gelmiş; aklında belli belirsiz bir fikir, elinde birkaç denklem. Matematiği zayıfmış, derdini bile doğru düzgün anlatamıyormuş. Ama problemi ilginçmiş. Hamming problemi eve götürüp biraz çalışmış, sonra Pfann'a bilgisayar kullanmayı öğretmiş; "ona hesaplama gücü verdim" diyor. Pfann kendi bölümünden doğru dürüst destek görmeden yürümüş yürümüş, sonunda alanındaki bütün ödülleri toplamış. İşin güzel tarafı, utangaçlığı ve tutukluğu da başarıyla birlikte üstünden dökülmüş.
Cesaret faslında örnek yine Shannon. Bir kodlama yöntemi kurmak istiyor ama yolunu bilmiyor; rastgele bir kod yazıyor ve tıkanıyor. Sonra o imkansız soruyu soruyor: Ortalama bir rastgele kod ne yapardı? Ortalamanın istenildiği kadar iyi olduğunu kanıtlıyor; öyleyse en az bir iyi kod var demektir. Hamming hayranlığını gizlemiyor: "Bu düşünceleri düşünmeye sonsuz cesareti olan bir adamdan başka kim cüret edebilirdi?" Önemli bir probleme saldırabileceğine inanan saldırıyor; inanmayansa daha baştan denemiyor.
Bileşik Faiz Gibi Çalışmak
Hamming Bell'e girdikten birkaç yıl sonra, dahi olduğunu düşündüğü John Tukey'nin kendisinden genç olduğunu öğrenmiş ve öfkeyle yöneticisi Bode'un ofisine dalmış: "Benim yaşımdaki biri nasıl Tukey kadar çok şey bilebilir?" Bode koltuğuna yaslanmış, ellerini başının arkasında birleştirmiş, hafifçe gülümsemiş: "Sen de onun kadar yıl boyunca onun kadar sıkı çalışsaydın, neler bileceğine şaşırırdın." Hamming'in itirafı hoşuma gidiyor: "Ofisten süklüm püklüm çıktım."
Bode'un formülü basit: "Bilgi ve üretkenlik bileşik faiz gibidir." Aşağı yukarı aynı yetenekte iki insandan yüzde 10 daha fazla çalışanı, kariyeri boyunca ötekinin iki katından fazlasını üretir. Ne kadar çok bilirsen o kadar kolay öğrenirsin, öğrendikçe yapabildiklerin artar, yapabildikçe fırsat çoğalır. Hamming bu lafı ciddiye alıp yıllarca günde bir saat fazladan düşünmeye gayret etmiş ve gerçekten daha çok iş çıkardığını görmüş.
Bir uyarıyı da ihmal etmiyor ama. Kendisi kadar, hatta kendisinden çok çalışan arkadaşlarının neden aynı sonucu alamadığını uzun uzun düşünmüş. Vardığı yer: Yanlış probleme dökülen ter bileşik faiz üretmiyor. Emeğin akıllıca uygulanması gerekiyor, miktarı tek başına yetmiyor.
Kapın Açık mı, Kapalı mı?
Hamming yıllar içinde ilginç bir örüntü fark etmiş. Kapısını kapatıp çalışanlar bugün ve yarın daha üretken; kimse rahatsız etmiyor, odaklanıyorlar. Gel gör ki on yıl sonra neyin üzerinde çalışmaya değdiğini pek bilemez oluyorlar, onca emek önemsiz işlere akmış çıkıyor. Kapısı açık olanlar sürekli bölünüyor, evet. Ama dünyanın ne olduğuna ve neyin önemli olabileceğine dair ipuçlarını da o bölünmelerden topluyorlar. Hamming sebep-sonucu kanıtlayamadığını söylüyor; belki de kapalı kapı, kapalı zihnin işaretidir sadece. Ona göre korelasyon yine de net.
Bunu bugüne çevirmek zor değil. Kendi projene gömülmek kulağa verimli geliyor ama alanındaki sohbetlerden ve insanlardan kopmak, sana sessiz sedasız pahalıya mal olabiliyor.
Peki, Önemli Problemler Üzerinde mi Çalışıyorsun?
İşte konuşmanın kalbi burası. Hamming yemekhanede kimyacıların masasına oturmaya başlamış ve sormuş: "Alanınızdaki önemli problemler neler?" Bir hafta sonra ikinci soru gelmiş: "Peki siz hangi önemli problemler üzerinde çalışıyorsunuz?" Bir gün de dayanamayıp bombayı bırakmış: "Yaptığınız iş önemli değilse ve önemli bir yere çıkacağını da düşünmüyorsanız, Bell'de ne diye onun üzerinde çalışıyorsunuz?" O masada bir daha hoş karşılanmamış tabii, kendine yemek yiyecek başka masa aramak zorunda kalmış :)
Hikaye burada bitmiyor ama. O bahar sohbetinden aylar sonra Dave McCall onu koridorda durdurmuş: "Hamming, o sözün bana çok dokundu. Bütün yaz alanımın önemli problemlerini düşündüm. Araştırmamı değiştirmedim ama iyi ki düşünmüşüm." Birkaç ay sonra McCall bölüm başkanı yapılmış, yıllar sonra da Ulusal Mühendislik Akademisi'ne seçilmiş. O masadaki diğer isimleri Hamming bir daha hiçbir bilimsel çevrede duymamış.
Yalnız "önemli problem" lafını doğru okumak lazım. Hamming'in üç örneği meşhur: Zaman yolculuğu, ışınlanma ve yerçekimine karşı koyma. Üçü de Nobel garantili ama Bell'de kimse bunlara çalışmamış, çünkü ortada saldıracak bir yol yok. Bir problemi önemli yapan şey, sonucunun parlaklığından önce elinde ona dair makul bir saldırı yolunun olması. Büyük bilim insanlarının kafasında her an böyle 10-20 problem asılı duruyormuş; yeni bir fikir gördüklerinde "bu şu probleme dokunuyor" deyip her şeyi bırakır, üstüne giderlermiş.
Tersinin bedelini anlatan bir hikaye de var. Hamming'e havaalanında Los Alamos'tan bir arkadaşı anlatmış: Berkeley'de fisyon verileri ellerindeymiş ama yeni cihazlar kurmakla meşgul oldukları için veriyi işlememişler. İşleselermiş fisyonu onlar bulacakmış. "İkinci geldiler!" diyor Hamming. Fırsat kapıyı çaldığında hazır olmayan, sıranın gerisine düşüyor.
Kendi yöntemi de şu: "Büyük düşünceler zamanı." Cuma öğle yemeğinden sonrasını yalnızca büyük sorulara ayırıyormuş; bilgisayarlar bilimi nasıl değiştirecek, AT&T'de bilgisayarın rolü ne olacak gibi. O cumalardan birinde yöneticilere, deneylerin onda dokuzunun laboratuvarda, onda birinin bilgisayarda yapıldığını ama bu oranın tersine döneceğini söylemiş. Ona gerçeklikten kopuk deli bir matematikçi gözüyle bakmışlar. Kimin haklı çıktığını biliyorsun :) Zamanının yüzde onunu geleceği düşünmeye ayırmak, ona alanının nereye gittiğini herkesten önce göstermiş.
Problemi Birazcık Değiştir
Konuşmada bir şarkı sözü geçiyor: "Ne yaptığın değil, nasıl yaptığın." Hamming'e askeri bir iş vermişler; en iyi analog bilgisayarların çözemediği bir problemi dijital makinede çözüyormuş ve cevabı da alıyormuş. Ama kullandığı entegrasyon yöntemi kendi deyimiyle hayli derme çatmaymış. Bir an durup düşünmüş: Bu raporu her analog kurulum didik didik edecek. Asıl iş cevabı bulmak mı, yoksa dijital makinenin analoğu kendi sahasında yenebildiğini ilk kez şüpheye yer bırakmadan göstermek mi? Yöntemi baştan kurmuş, şık bir teori çıkarmış; sonuçlar değişmemiş ama o rapor yıllarca "Hamming'in Diferansiyel Denklemleri Entegre Etme Yöntemi" diye anılmış. Problemi birazcık değiştirmek, sıradan bir işi kalıcı bir işe çevirmiş.
Bir cuma akşamı da bir problemi bitirip eve gitmiş ve tuhaf biçimde mutsuz hissetmiş: Hayat böyle çöz, bitir, yenisine geç diye sürüp mü gidecekti? Uzun düşünmenin sonunda kararını vermiş: Önündeki tek probleme çalışmayı bırakıp gelecek yılın bütün problemlerine hazırlanacak, hiçbir problemi de bir sınıfın örneği olmadıkça tek başına çözmeyecek. Newton'un "devlerin omuzlarında yükseldim" sözünü buraya bağlıyor: İşini öyle yap ki başkaları üstüne basıp daha uzağı görebilsin. Esprisi de hazır: "Bugünlerdeyse birbirimizin omuzlarına değil, ayaklarına basıyoruz."
İyi İş Yapmak Yetmiyor: Anlatabilmek de Gerekiyor
Konuşmanın Hamming'in bile "tatsız" dediği kısmı bu: İşini satman gerekiyor. Bilim insanına satış lafı çirkin geliyor, dünya zaten koşup gelmeli. Gelmiyor; herkes kendi işiyle meşgul. Dergiyi karıştıran okur senin sayfanda durmuyorsa emeğinin karşılığını alamıyorsun.
Hamming üç beceri sayıyor: Açık ve sürükleyici yazabilmek, hazırlıklı sunum yapabilmek, bir de tartışmanın ortasında ayaküstü derdini anlatabilmek. Bell'de "arka oda bilimcileri" varmış mesela; toplantıda susar, karar verildikten üç hafta sonra neden başka türlü olması gerektiğini anlatan bir rapor yazarlarmış. Artık çok geç tabii. Hamming'in kendisi de konuşma yaparken neredeyse hasta olacak kadar gerilen biriymiş; bunun kariyerini sakatlayacağını görünce bile isteye pratik yapacağı ortamlar yaratmış. Soru-cevap kısmında verdiği oran da çarpıcı: Zamanının en az yarısı işin sunumuna gitmeliymiş. Yarısı!
Sistemle Savaşma, Sistemle Çalış
Hamming, misafir hoca olarak ders verdiği Kaliforniya'daki Irvine kampüsünde tanıştığı bir yöneticiyi şöyle anlatıyor: Adam sekreterine güvenmiyormuş, bütün yazışmalarını kendi halledip bununla da övünüyormuş. Hamming bir de sekreterle konuşmuş: "Postasını bana vermiyor ki yardım edeyim." Adama söylediği söz genelleşmeye değer: Tek başına yapabildiğin kadar gidersin; sistemle çalışmayı öğrenirsen sistemin taşıdığı yere kadar gidersin. Adam bir yere gidememiş.
Kıyafet hikayesi de kendi hikayesi. Los Alamos'tan kalma kovboy kıyafetleriyle New York'taki bilgisayar merkezinde neden kötü hizmet aldığını ölçe ölçe bulmuş: Kimse yukarıdan emir vermemiş, alttaki görevliler onu oraya uygun görmüyormuş sadece. Sonra o kararı vermiş: Egomu ilan edip ömür boyu küçük küçük bedel mi ödeyeceğim, yoksa uyum görüntüsü verip enerjimi asıl önemsediğim işe mi saklayacağım? Uyum görüntüsünü seçmiş, hizmet anında düzelmiş. Tukey tersini seçmiş; hep rahat giyinirmiş ve girdiği her önemli odada ciddiye alınana kadar fazladan bir duvar aşmak zorunda kalmış. Hamming'in sorusu net: Sistemi değiştiren kişi mi olmak istiyorsun, birinci sınıf iş yapan kişi mi? İkisini birden yapabilen çok az.
Bir de tatlı bir hikaye var. Bell kütüphaneyi kampüsün öbür ucuna taşıyınca Hamming'in bir arkadaşı şirketten bisiklet talep etmiş. Kurum onu reddetmek yerine sigorta poliçesi için güzergah haritası, park yeri ve kilit planı istemiş; arkadaş kırtasiyeye boğulacağını anlayıp vazgeçmiş. Yıllar sonra o arkadaş Bell Laboratuvarları'nın başkanı olmuş :) Küçük isyanların tadını çıkar ama savaşa çevirme; enerji oraya akarsa işe akmıyor.
Kusurlarını Avantaja Çevirmek
Bell'in ona mutlak ikilikte kod yazacak bir programcı ordusu vermeyeceğini erkenden görmüş Hamming. Uçak şirketlerine gidip istediği kadroyu bulabilirmiş ama heyecan verici insanlar Bell'deymiş. İki dünyayı birleştiren soruyu kendine sormuş: "Hamming, madem makineler neredeyse her şeyi yapabilir diyorsun, programları neden makinelere yazdırmıyorsun?" Kusur gibi görünen kısıt, onu otomatik programlamanın öncülerinden biri yapmış. Kendi cümlesi çok güzel: "Bakış açısını değiştirince kusur sanılan şey, sahip olabileceğin en büyük varlıklardan birine dönüşüyor."
Egosunu da aynı akılla kullanmış. Kitap yazmak için izne ayrılanların çoğunun kitabı zamanında bitiremediğini bildiği için, ayrılmadan önce bütün arkadaşlarına döndüğünde kitabın bitmiş olacağını ilan etmiş; utancından bitirmek zorunda kalmış :) "Salı günü cevabı veririm" deyip nasıl yapacağını bilmediği işlerin altına girer, pazar gecesi kıvranırmış. "Köşeye sıkışmış bir fare gibi, ne kadar becerikli olabildiğime kendim de şaşırdım" diyor. Mazeretler konusunda da acımasız: Başkalarına istediğin mazereti anlat, ona karışmıyorum; ama kendine karşı dürüst ol.
Peki Şimdi Ne Yapacaksın?
Konuşmanın sonuna doğru biri sormuş: Bütün bu uğraşa değer mi? Hamming'in cevabı beni yazının başındaki kıskanç genç adama geri götürdü: "Asıl değer, sonuçtan çok mücadelenin kendisinde. Kendinden bir şey çıkarma mücadelesi başlı başına yaşamaya değer." Başarı ve şöhret, onun tabiriyle temettü.
Şans, zeka ve çevre üzerindeki kontrolümüz sınırlı. Ama neyin üzerinde çalıştığımız, kapımızı açık tutup tutmadığımız ve her gün eklediğimiz o bir saat tamamen bizim elimizde. Kırk yıllık konuşmanın hala taptaze olmasının sebebi bence bu.
O yüzden yazıyı Hamming'in o rahatsız edici sorusuyla bitirmek istiyorum. Kendine bir cuma öğleden sonrası ayır ve dürüstçe cevapla: Senin alanındaki önemli problemler neler? Peki neden onların üzerinde çalışmıyorsun? :)
Hamming'in kapanışı zaten emir kipinde, aynen çevirip bırakıyorum: "Şimdi git ve büyük işler yap."