Tarkan Konseri, Tüketim Toplumu Meselesi ve Sorgulamalar

Steve Cutts'tan telefon bağımlılığına iyi bir bakış

Biz 80’lerde doğanlar ve doğal olarak 90larda çocuk olanlar için “Mutlaka yapılması gerekenler” listesine ilk sıralardan giren pek çok aktivite olabilir; bunlardan bir tanesi de “Tarkan konserine gitmek“. Ben de bu çok övülen eylemi yaşamak üzere 30 Ağustos akşamı Harbiye Açık Hava’da yerimi almıştım. 

Yoğun geçen bir çalışma haftasının ardından pazar gecesi Tarkan konserine gidecek olmak beni mutlu ediyordu aslında, ta ki konser alanına gidene kadar… Bilet fiyatlarının ne kadar yüksek olduğunu biliyorsunuz, ona rağmen yine tıklım tıkış içeriye doluşturulmuş insanlar, yerinize geçmek için ezmeniz gereken merdivende oturan insanlar… Bu arada merdivene oturmak için 112TL bilet ücreti ödendiğini de yazmış olayım. Okurken diyebilirsiniz alan memnun satan memnun ama konu bu değil aslına bakarsanız. Artık verilen paranın hakkını almak kavramı hiç kalmamış durumda, bilmiyorum siz de fark ediyor musunuz ama her şey o kadar normalleşmeye başladı ki, boş ders kıvamında geçiyor günlerimiz, ağır şeyleri esprilerle hafifletiyoruz vs vs. Yanımıza liseliler denk geldi ki zaten ne zaman 95 ve sonrası gençlerle karşılaşsam yaşlanmışım gibi hissediyorum (85liyim bu arada) Bazen o kadar anlayamıyorum ki bu yazıyı da o yüzden yazmaya karar verdim. Ne zaman olan biteni anlayamıyorsanız o zaman yaşlanmışsınız demektir diye bir yazı vardı, bu kadar hızlı bunu yaşayacağımı düşünmemiştim. Benimle beraber düşünen 90 öncesi doğan çokça arkadaşım var ama ne olur bu yazıyı okuyan daha genç arkadaşlarım beni aydınlatsın ve yorum yazsın…

Gelelim konsere. Türkiye’ de zaten ne yazık ki konserler için pek elverişli alanlar yok, Harbiye’de de yıllardır konserler düzenleniyor ama ne bir düzen var ne de iyi bir ses sistemi, yanınızdaki insanların şarkı söylemesini sahnedeki şarkıcıdan daha çok duyuyorsunuz. Tarkan sahneye “Ölürüm Sana” şarkısının rock soundlu bir versiyonuyla girip herkesi ayağa kaldırdı, coşku eşliğinde tüm cep telefonları ortaya çıktı, telefonların ekranları zaten artık ne kadar büyük biliyorsunuz. Oturduğumuz yer aşağı yukarı Harbiye’nin tam ortasıydı, gördüğüm manzara yüzlerce telefon eşliğinde Tarkan’dı. İnsan gözü zaten parlak olan nesneye odaklanma eğilimi gösterir, bunu fotoğraftan da çok iyi biliyorum ama o kadar fazla telefon o kadar uzun süre ile çekim yaptı ki… Hatta önümdeki bir kadın hemen hemen 2 saat süren konserin 1 saat 45dakikasında durmaksızın çekim yaptı, solumdaki kadın da konserin en az yarısında Facebook’a ve Instagram’a girip arkadaşlarının fotoğraflarını “beğendi”. Yanımızdaki liseli gençler konser boyunca bağırarak konuştular, onları uyaran herkese “Ne var eğleniyoruz” tarzı cevaplar verdiler, Periscope açtılar, onları izleyenlere kahkahalarla cevap verdiler, sabah 583 kişiye yayın yaptığından bahsettiler ve kalabalıkta internet çekmediği için yeterince kişinin izlemediğinden şikayet ettiler. “Check in” yapıp yapılmadığı herkese ayrı ayrı soruldu, yapılmadıysa ayıplanıldı, “Harbiye’den selam, ölsün fakirler” esprileri eşliğinde gülündü eğlenildi.

rat-trap-web
Steve Cutts’un ünlü animasyonlarından, öğretilenler, gösterilenler… Yoruma gerek yok aslında.

Böyle yazınca tüm bunlara karşıymışım gibi algılanmasın, kaldı ki yıllardır sosyal medyanın gücünü en iyi kullananlardanım, tüm sosyal mecralarda varım, olabildiğince de aktifim. Ama anlayamadığım şeyler var:

  • Neden konseri kaydediyorsunuz? Hadi 1 dakikalık çekimi hatıra olsun diye çekersiniz anlarım ama o telefonla çektiğiniz videoları izlemeyeceksiniz, ses iğrenç, görüntü yok gibi bir şey. Elinizdeki kameralar demek ki 100x optik zoom + 4k kayıt falan geldiği zaman hiç konser izleyemeyeceğiz. Yanımdaki dürtüp gerçekten “Neden çekiyorsunuz?” diye sormak geldi içimden, zor tuttum.
  • Bu telefon bağımlılığı neden? Konsere gelmediniz mi? Neden yaşamıyorsunuz? Konser 2 saat sürüyorsa bunun 1 dakikasını bile kaçırmaktan korkmalı insan, bir daha o an olmayacak, siz bir daha o yaşta, orada, o insanlarla olmayacaksınız? Bu kadar mı değersiz yaşadığınız anlar, bu kadar mı yaşandı bitticisiniz?
  • “Ölürüm Sana” çek, kaydet, paylaş. Gelsin like’lar. Sıkıldım bundan sıradaki şarkı gelsin. “Şımarık” oooo yeni şarkı, çek, kaydet, paylaş. Gelsin yeni like’lar. Aman allahım çok sosyalim, pazar gecesi Harbiye’deyim, yarın da zaten hiç sevmediğim bir işte açlık sınırının altında çalışan ben değilmişim gibi davranayım, çok mutluyum ben, her gece zaten konser falan?!?
  • Özel anınız kalmadı farkında mısınız? Sevgilinizle bile her anınızı çekiyor, paylaşıyorsunuz. Balayından Facebook’a günde 100 fotoğraf atarken ne kadar zaman harcadığınızın farkında mısınız?
monday
Pazartesi Sendromu

Çok sevdiğim bir fotoğrafçı arkadaşımla geçtiğimiz günlerde oturup muhabbet etme fırsatım oldu. Sıklıkla yurtdışına fotoğraf gezileri düzenliyor ve başından geçen bazı yine konumuzla ilgili ilginç olayları anlattı bana. Neresi olduğunu tam hatırlamıyorum, doğasıyla ünlü bir kuzey ülkesine gidiyorlar, sanırım Norveç’ti, geziye gelen bir genç yanlarına geliyor ve diyor ki: “Burada bir değirmen varmış, onun altından bakınca güneş çok güzel görünüyormuş, o nerede?” Gösterdikten sonra da tam internette gördüğü kareyi almış ve demiş ki “Sıkılmadınız mı, bitti burası!”. Aslında üstte anlattığımın aynısının gezi versiyonu. Bunun gibi o kadar çok şeyle karşılıyorum ki son bir kaç yıldır bunu ifade etmek için bu yazıyı yazmak istedim.

“Anı yaşamak”, “Sahip olduklarımızla mutlu olmak”, “O an var olanları bir daha göremeyecek olacağınızı bilmek” size bir şeyler ifade ediyor mu?

Son olarak sizlerle sevdiğim bir sahneyi paylaşıyorum, The Secret Life Of Walter Mitty filminden Sean Penn ve Ben Stiller ‘ın oyunculuğuyla hem de… Sean Penn burada bir doğa fotoğrafçısı, belki de uzun süredir leoparın ortaya çıkmasını bekliyor ki onun en iyi fotoğrafını çekebilsin. Bunun için en iyi yere konuşlanıyor, kamerasını ayarlıyor. Leopar ortaya çıktığında ise fotoğrafını çekmek yerine izlemekle yetinince Ben Stiller, neden fotoğrafları çekmediğini soruyor. Sean Penn’in cevabı aslında benim de konumun özeti: “Eğer o anı sevdiysem, bazen fotoğraf makinesinin o anı bölmesini istemem, sadece anın içinde kalmayı isterim”.

“When are you going to take it?”

“Sometimes I don’t,” he replies. “If I like a moment, for me, personally, I don’t like to have the distraction of the camera. I just want to stay in it.”

“Stay in it?”

“Yeah. Right there. Right here.”